Türkiye AB’ye Aday mı? Gerçekler ve Hikayeler Arasında
Ankara’da, hayatın akışı hızla devam ederken, bazen durup Türkiye’nin AB’ye adaylık meselesini düşündüğümde, kafamda bir sürü soru beliriyor. Çocukken, okulda “Türkiye AB’ye girecek mi?” sorusunu defalarca duyardık. O zamanlar bu, bana büyük bir kavram gibi gelirdi. Ne kadar büyüsek de, günün birinde gerçekten bu sorunun cevabını öğrenebileceğimizi hep umut ettik. Ama işte, 25 yaşında bir ekonomi öğrencisi olarak, bu soruyu şimdi bir yetişkin olarak sorarken, cevabın o kadar net olmadığını fark ediyorum. Türkiye AB’ye aday mı? Gerçekten? Hem de artık sadece devletin politikalarıyla değil, hayatın her alanından duyduğum sohbetlerle de şekillenen bir soru bu.
Türkiye’nin AB Adaylık Süreci: Kısa Bir Hatırlatma
Bir ekonomist gözüyle bakınca, Türkiye’nin AB’ye adaylık süreci tam bir karmaşa gibi görünüyor. 1999 yılında resmi adaylık statüsünü kazandık, bu çok önemli bir adımdı. O dönemde, ekonomi politiğiyle uğraşan bir gencin gözünden baktığımda, “Ne güzel, Türkiye sonunda Avrupa’nın ekonomisinde yer alacak” diyordum. Ancak, 2005’te müzakerelere başlanmasıyla işler bir miktar daha karmaşık hale gelmeye başladı.
Hikayeyi biraz daha açalım. O yıllarda ben de genç bir öğrenci olarak Avrupa’nın ekonomik dinamizmi ve Türkiye’nin bu yapıya uyum sağlama sürecini gözlemlemeye başladım. Hatırlıyorum, o dönemde ekonomik büyüme, özelleştirmeler ve liberalizasyon gibi kavramlar, hepimizin dilindeydi. Türkiye AB’ye adaydı, ama bir yanda reformlar için heyecanlıydık, diğer yanda AB’nin Türkiye’ye karşı olan sert tutumları ve engelleri vardı. Ne kadar ilerlersek ilerleyelim, bir türlü tam üyelik yolunda hızla ilerleyemiyorduk. Ve o günlerden sonra bu konu hep hayatımın bir parçası oldu.
Bugün Türkiye AB’ye Aday mı?
Son yıllarda, Türkiye’nin AB’ye üyelik süreci bazen hızla ilerliyor, bazen de ciddi bir duraklama dönemine giriyor. Hemen herkesin, iş yerinde, arkadaşlarla yaptığı sohbetlerde, Türkiye’nin AB’ye üyeliğiyle ilgili karamsar yorumlar duyuyorum. Hatta, “Bu artık olmayacak” diyenler de çoğunlukta. AB, Türkiye’nin üyeliği konusunda zaman zaman çok sert, zaman zaman da temkinli bir yaklaşım sergiliyor. 2016’daki darbe girişimi ve sonrasındaki politik gelişmeler, Türkiye ile AB arasındaki ilişkileri daha da germişti. Ama gerçekten bu kadar pesimist olmak mı gerek?
Aslında, Türkiye’nin AB’ye adaylık süreci, sadece devletler arası bir mesele değil, halkın, toplumun, günlük yaşamda hissettiği bir şey. Çünkü AB’ye üyelik, bir anlamda sosyal, kültürel ve ekonomik dönüşümü beraberinde getiriyor. Hatırlıyorum, bir gün işyerinde sabah kahvesini içerken, yöneticimle Türkiye’nin AB’ye adaylık sürecini konuşuyorduk. “Eğer Türkiye AB’ye girerse, ne değişir?” diye sordum. Cevap basitti: “Sosyal haklar, iş güvencesi, yaşam standartları, özgürlükler, yani kısacası daha fazla fırsat.”
Bu gerçekten doğruydu. Türkiye’nin AB’ye üyeliği, ekonomideki dengesizliklerin giderilmesi, bürokrasinin hafifletilmesi ve iş gücü piyasasında daha fazla entegrasyon anlamına gelebilir. Hatta Avrupa’daki iş gücüyle daha fazla bağlantı kurarak, Türk iş gücünün daha kaliteli işlerde yer alması, yüksek maaşlar alması gibi fırsatlar da doğabilir. Ama tabii ki her şey o kadar kolay değil. Çünkü bu süreç, aynı zamanda Türkiye’nin iç reformlar yapmasını, demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti gibi konularda AB ile uyumlu hale gelmesini gerektiriyor. Yani bu soruya cevabım hem evet hem de hayır. Türkiye AB’ye aday, ama ne kadar hazırız, o ayrı bir soru.
Türkiye AB’ye Aday Ama Ekonomik Gerçekler Ne Diyor?
Bir ekonomist olarak, verilerle konuşmak gerekirse, Türkiye’nin AB’ye katılım süreci, ekonomi açısından gerçekten önemli bir fırsat olabilir. 2020 itibarıyla Türkiye’nin GSYH’sı yaklaşık 700 milyar dolar civarındaydı. AB ile bir serbest ticaret alanı, Türkiye’ye yeni bir pazar açabilir ve ekonomiyi çeşitlendirebilir. Ancak, üyelik sürecinin çok uzun sürmesi, Türkiye’nin büyüme potansiyelini engelleyebilir. Örneğin, 2000’li yılların başında Türkiye’nin büyüme oranları oldukça yüksekti, ama son yıllarda ekonomik dalgalanmalara rağmen bu büyüme ivmesi ciddi şekilde azaldı.
Sokakta yürürken, iş yerinde, kafelerde, AB’ye karşı olan bir tepkili söylem çok duyuyorum. “Bizim işimiz ne, AB ile? Kendi işimize bakalım” diyenler çoğunlukta. Gerçekten de ekonomik olarak içerideki sorunlar çözülmeden dışa yönelik adımların ne kadar etkili olacağı sorgulanabilir. Ama benim için bu hala bir fırsat. Hem iş hayatımda, hem de günlük yaşamımda gözlemlediğim kadarıyla, AB’ye üyelik sadece devletler arasında değil, toplumun her kesiminde hayatı doğrudan etkileyecek bir durum. Eğitimden sağlığa, iş güvencelerinden sosyal haklara kadar geniş bir yelpazede değişiklikler olabilir.
Sonuç: Türkiye AB’ye Aday Ama Gerçekten Hazır Mıyız?
Türkiye’nin AB’ye adaylık süreci hâlâ devam ediyor, ancak bu süreç o kadar karmaşık ve çok boyutlu ki, her bireyin hayatına dokunuyor. Benim gözümde Türkiye AB’ye aday, ama bu adaylık bazen bir adım ileri, bazen bir adım geri. Toplum olarak biz bu sürece ne kadar dahiliz, ne kadar hazırız? İstatistikler ve resmi veriler bu sürecin hala devam ettiğini söylüyor. Ancak, sokakta, iş yerinde ve kafelerde duyduğum sohbetler, bu sürecin ne kadar belirsiz olduğunu gösteriyor. Kim bilir, belki de bir gün bu soru, tarih kitaplarında yerini alır ve biz de gerçekten cevabını öğreniriz.